Archive for 07.07.2011

İnsanoğlu gün içinde bir çok hadise ile muhatap olmak durumunda kalabilmektedir. Bu durumlar bazen sinirlendirici bazen de can sıkıcı olabiliyor. Bu durumlarda yapılabilecek doğru bir hareket tarzı var.

Genellikle belirtilen durumlarda insan mantıksal açıdan doğru karar veremeyebiliyor. Bir problem ile uğraşırken yanlış bir çözüm, herhangi sinir bozucu bir şeyden ötürü de ileride kötü sonuç doğruabilecek kararlar alabiliyor. Bir çoğunda da insan bir süre sonra yanlış karar verdiğini görüyor. Uzmanlar bu gibi durumlarda içinde bulunduğunuz fiziksel koşulları kısa bir süreliğine terk etmeniz durumunda daha mantıklı davranabileceğimizi söylüyorlar. Bence de gayet mantıklı.

Örneğin bir telefon görüşmesi sonrasında sinirlenen bünyemiz, görüşmeyi yaptığımız o odadan çıkıp başka bir ortama girdiğimiz takdirde çok daha hızlı toparlayabiliyor. Ayrıca belirtilen duruma takılı kalmamızı engellemiş olup, o durumdan çıkmamız için beyin kendine yeni bir ortam açmış oluyor. Tıpkı çeşitli IDE programlarında yeni bir workbench açmak gibi bir şey bu. Beynimize yeni bir workbench açıp içerisinde kullandığımız dosyaları yeni baştan yapılandırmak gibi.

Başka bir örnek de, bir probleme takılıp kaldık. Bir algoritma var, normalde bunun kurgusunu çok rahatlıkla yapabileceğinizi biliyorsunuz fakat, her nedense, bir türlü yerine oturmuyor. Bu gibi durumlarda kısa bir çay molası, arkdaşlarınızla yapacağınız küçük bir sohbet veya bir kaç espri, içinizde devam etmekte olan (bir nevi sonsuz döngüde devam eden) işlemlerin sonsuz döngülerini kırmaya yarıyor. Böylelikle tekrardan işinizin başına döndüğünüzde kişi, “Evet şimdi şuradan itibaren tek tek adım adım ilerleyeyim” demeyi akıl edebiliyor. Ve ya bunun gibi bazı çözümlemeler yapmayı aklına getirebiliyor. Bu da eldeki hususun aslında çok daha hızlı çözülmesini sağlıyor. Geçen gün ext js framework ile bir dropdownın içini remote gelen veriyle doldurmak için 2 saat uğraştım sanırım. Ertesi gün bunu yapmam 10 dakika sürdü  örneğin…
Özetle beyin, o sorun ile ilgilenirken etrafta görmüş olduğu şeyleri o problemin takılı kaldığınız noktalarıyla bağdaştırdığı için, bir şekilde takılı kalma işlemi (sonsuz döngü diye tabir ettiğim şey) devam ediyor. Ortam değiştirerek ise kafamızda üstü kirli bir masadan, temiz bir masaya geçmiş oluyoruz. Bu sırada da beynimiz, kendi masamızı temizlemiş oluyor.

Bunu herkes uygulayabilir. Ben yaptığımda işe yaradığını görüyorum. İlgisini çekenlerin de bu yazıyı okuduklarında elbet mantıklı bulacaklarını düşünüyorum.

“O’nu hatırladıkta başı göğe ermişçesine ya da asansör boşluğuna düşmüşçesine ürperiyorsa yüreğiniz…
Ömrü saatlere sıkışmış bir kelebek telaşıyla O hüzünden bu neşeye konup kalkıyorsanız gün boyu nedensiz… ve her konduğunuzda diğerini iple çekiyorsanız bu hislerin…
O’nunlayken pervaneleşen yelkovanlar, O’nsuz mıhlanıp kalıyorsa yerine, bir akrep kadar hain…
Büroda, yolda, yatakta içiniz içinize sığmıyor, O’ndan söz edilince yüzünüz, sizden habersiz, mis kokulu bir ekmek dilimi gibi kızarıyor, mahcup somurtuyor veya muzip sırıtıyorsa,
ve O, her durduğunuz yerde duruyor, her baktığınız yerden size bakıyor, siz keyiflendikçe gülüp, hüzünlendikçe ağlıyorsa…
Dünyanın en güzel yeri O’nun yaşadığı yer, en güzel kokusu bedenindeki ter, en dayanılmaz duygusu gözlerindeki kederse…

Hayat O’nunla güzel ve onsuz müptezelse…
elmalar pembe, kiremitler pembe, gökyüzü, yeryüzü, O’nun yüzü pembeyse,
kışlar ilkbaharsa, yazlar ilkbahar, güzler ilkbahar…
her şiirde anlatılan O’ysa… her filmin kahramanı O… her roman O’ndan söz ediyor, her çiçek O’nu açıyorsa…
Bir anlık ayrılık, bir ömür gibi geliyor ve gider gitmez özlem saç diplerinizden çekiştirip beyninizi acıtıyorsa,
İştahınız kapanıyor, iştahınız açılıyor, iştahınız şaşırıyorsa…
iştahınız, hasret acısında bile karşı konulmaz bir tat buluyorsa…
eliniz telefonda yaşıyor, işaret parmağınızla ha bire O’nu tuşluyor, dara düştüğünüzde kapıyı çalanın O olduğunu adınız gibi biliyorsanız…

Mütemadi bir sarhoşluk halinde, her çalan telefona O diye atlıyor, vitrindeki her giysiyi O’na yakıştırıyor, konuşan birini dinlerken “keşke O anlatsa” diye iç geçiriyorsanız…
kokusu burnunuzdan, sureti gözünüzden, sesi kulağınızdan, teni aklınızdan silinmiyorsa bir türlü…

Özlemi, sol memenizin altında tek nüsha bir yasak yayın gibi taşıyorsanız gün boyu…
hem kimseler duymasın, hem cümlealem bilsin istiyorsanız…
O’nsuz geceler ıssız, sokaklar öksüzse…
ayrılık ölüme, vuslat sehere denkse…
Gamze gamze tebessüm de onun içinse, alev alev öfke de;
bunca tavır, onca sabır ve nihayetsiz kahır hep O’nun yüzü suyu hürmetine…
uğruna ödenmeyecek bedel, gidilmeyecek yol, vazgeçilmeyecek konfor yoksa…
dışarıda yer yerinden oynuyor ve “içeri”de bu sizi zerrece ilgilendirmiyorsa,
nedensiz küsüyor, sebepsiz affediyorsanız ve bütün bu hallerinize siz bile akıl erdiremiyorsanız…
kaybetme korkusu, kavuşma sevincinden ağır basıyorsa ve aşk, gurura baskın çıkıyorsa bu yüzden her daim…

Gece yarısı kadim bir dost gibi kucaklayan tanıdık bir şarkı, bütün acı sözleri unutturmaya yetiyorsa…
Her gidişte ayaklarınız “Geri dön” diye yalpalıyorsa ve siz kendinize rağmen dönüyorsanız, sınırsız, sabırsız, doyumsuz bir tutkuyla…

O halde aslında benim günüm… Senin doğduğun bu dünyaya kattığın güzelliğin yaşamıma kattığın anlamın günü. Kısacası senin değil benim günüm aslında.

İyi ki doğdun sevgilimi iyi ki annen seni bu dünyaya getirmiş. Ona ve sana hayatıma kattıklarınız için teşekkür ederim..

SENİ ÇOK SEVİYORUM BİRİCİKİM…”

diye mail atmış Aycan’ım bana doğumgünümde.. Seni ne kadar sevsem azdır bir tanem.